“Sıkıldıkça hayal gücümüz gelişti”

“Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Bu sarsıntı çağında duyarlıkla yaşamak gerçekten cesaret istiyor. Bir seçimle yüz yüzeyiz. Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince kaygı ve panik içinde geri mi çekileceğiz? Tanıdık sularda demir taramanın ürküntüsüyle kaskatı kesilip, tutukluluğumuzu duygusuzluğumuzla mı örtüp saracağız? Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene sıçramak demektir; bu da, halihazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir.” Varoluşçu felsefenin yanı sıra hümanist psikolojinin de önemli isimlerinden biri olan ABD’li Rollo May, 1975 basımlı “Yaratma Cesareti” adlı kitabında böyle sesleniyor bu dünyanın fanileri bizlere…

Bugünlerde, 206 kemik biz faniler de Rollo May’ın dediği gibi ‘bir seçimle yüz yüzeyiz’… Tek hücreli bir organizma covid-19 salgını gündemimizi belirlemekle kalmıyor, geleceğimizi de şekillendiriyor. Öyle ki ömür sayacımızın altını çizip, ölümlü olduğumuzu sadece arketiplerimizde bırakmıyor. İnsanlık tarihine baktığımızda, bu tür mevzulardan ‘ders’ alınmış mıdır yahut o vahim eşikler atlatılmış mıdır; muamma! Fakat bugünlerde bu salgının diliyle görüyoruz, konuşuyoruz, hissediyoruz ve geleceği tahayyül ediyoruz, bu aşikâr.

Hatta belki de keşfediyoruz! Ama dünya yaşının 4.5 milyar yıl, insan yaşının ise 300 bin yıl olduğunu düşünürsek, bilimin, biliminsanlarının söylemi ışığında ve May’ın da dediği gibi ‘cesaret gerekecek’ şekilde bildiğimizi sandığımız ne varsa yeniden göz gezdirmemizin vaktidir belki de… Bu göz gezdirmelerin fonuna sanat da eklenirse ilaç olur ve yaşam sahamız genişler minvalinde, hayat bugünlerde evinizde internete bağlıysanız ‘gitmesek de o köy bizim köyümüzdür’ misali 24 saat online… Kısaca, sanat erişimi (çoğunun boş zamanı vesilesiyle) zamansız ve herkese, belki de hep olması gerektiği gibi, diye içimden geçirirken, bu konunun da farklı bir boyutu olduğunu es geçmeyip, başka bir mevzunun öznesi diyerek ilginize mazhar olacağını düşündüğüm sadedime gelmek isterim.

Bugün sizleri, naif kelamı ve renklerin adeta kendi hikayelerini anlattığı eserleriyle bana iyi gelen, “Türkiye’nin ilk ve tek çini mürekkebi ressamı” Pınar Tınç ile tanıştırmak istiyorum. Bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışında gerçekleştirdiği pek çok sergiyle dikkat çeken ve sanatseverlerin “Seni Seviyorum Anne” ve “Masumiyet” adlı sergilerinden takibinde olduğu Tınç, bu defa “İyi Geceler Bebeğim” anlamına gelen “Bonne Nuit Mon Bébe” ile karşımızda. Sergisinde, hem çocuklarına hem de kendi çocukluğuna seslenen ressamın eserlerinde, Hint Okyanusu’ndaki tropikal yanardağ adalarının sıcaklığından Okyanusya kültürünün renklerine, Réunion motiflerinden, doğaya, kadınlara ve çocuklara dair izler bulacaksınız. Ezcümle; Tınç ile yaptığımız röportajı takdim ederek şimdilik huzurlarınızdan ayrılıyorum.

 “Tuale döken bir aracı oluyorum”

“Resim yaparken zevk duymak, yaratma, esinlenme sarhoşluğu diye de bir şey yoktur. Bunun tam tersine, yapılacak ya da yeniden ortaya getirilecek şey önünde büyük bir serinkanlılığa ve huzura gereksinme duyulması gerekir. Sizin sözünü ettiğiniz zevki ben resim bittikten sonra duyarım. O zamana kadar ‘saraband’ dansını oynayan fırçamdır. Ben değilim” diyen Fransız fovist ressam Raoul Dufy’nin sözlerinden yola çıkarsak, siz resim yapma yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi bu konuda çok analiz etme fırsatım olmuyor. Gündelik çalkantıların içinde kendiliğinden gerçekleşen ve gerçekleşmemesi mümkün olmayan bir şey resim yapmak benim için. Yemek yemek, uyumak, yürüyüş yapmak, kitap okumak, çalışmak gibi, kısacası yaşama bağlı bütün eylemler gibi doğal bir aktivite. Pek farkında değilim, nasıl ve neden resim yaptığımın; sanki karşı konulamaz bir akışın içinde gerçekleşiyor. Boyalar almak, tualleri, kağıtları karşılaştırmak, hazırlık yapmak, atölyeme yürürken çizgileri, renkleri, motifleri, figürleri, az sonra birbirleriyle girecekleri ahengi hayal etmek, sanki saat gibi kurulmuş bir gerçeğin vücuda gelişi benim için. Dufy haklı bu konuda. Kendimi tamamen bırakıp gidiyorum, ben resim yapmıyorum, resim kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ben sadece onu kağıda ya da tuale döken bir aracı oluyorum.

Bugünden geçmişe baktığınızda hayatınızdaki kırılma noktası nedir, kimlerdir?

Büyük ölçüde çocuklarım diyebilirim. Elbette çocuksuz bir hayatta da resim yapacaktım. Hatta belki de daha çok enerji, zaman ve imkânım olacaktı. Fakat, çocukların ve aile hayatının yarattığı büyük titreşimlerin, resmimi beslediğine, beni olgunlaştırdığına, daha cesur yaptığına inanıyorum. Belki gündelik aile hayhuyundan çok uzak bir ressam olsaydım, resimlerimde hayat verdiğim kreol figürler, bu kadar yaşanmışlık yansıtmayacak, arka plandaki kırılmalar, renk patlamaları ve perspektif dalgalanmalar, bu kadar belirgin olamayacaktı. Hayatın öğrettiği bir şey varsa, o da gerçek ne kadar ağır veya zor gelse de, sizi bazen kendinizi aşmanıza, kariyerinizi ileri itmenize yardımcı oluyor.

“Öncü olmak anlaşılmama riskini getiriyor”

Gelelim, çini mürekkebi serüveninize. Aslında diğer boyama türlerini deneyimledikten sonra, çini mürekkebinde karar kılmışsınız. İlk çini mürekkebi eserinizdeki hissinizi tanımlar mısınız? Ve o günden bugüne evrilme sürecinizi anlatır mısınız?

Çini mürekkebi diğer materyallere nazaran çok daha akıcı ve kontrol edilebilir bir madde. Yarattığı ışık oyunları ve esnek yapısı, bana resme hem seri hem de geniş şekilde hakim olmama imkan veriyor. Belki yağlıboya veya suluboya kadar yaygın değil ama inanıyorum zamanla yeni sanatçılar da benim yolumdan gelecekler. Çağdaş hayatta uygun, yeni sanatsal arayışlar arttıkça, desen ve motifleri hem rahat hem de etkili şekilde yaratmaya elverişli bu materyalin daha çok kullanıcı kazanacağına inanıyorum. Ben ilk başladığımda daha farklı renkleri pazarlanmıyordu bile. Yalnızca siyah çini mürekkebi satılıyordu. (Fransa’da ada) La Réunion’da büyük bir Çin etkisi var, dolayısıyla oradan değişik renklerde mürekkepler geliyordu. Orada yaşamaya başladığımda bu çeşitlilikten yararlanma fırsatı buldum. Birkaç yıl sonra da bütün dünyaya ve Türkiye’ye yayıldı renkli mürekkepler.

“İlk ve tek çini mürekkebi ressamı” olmanın zorlukları ve kolaylıkları neler? Bu tekniğe ilgi duyanlara tavsiyeniz ne olur?

İlerici olmak, bir konuda lider olmak kolay değil. İnsanlar doğal olarak size değil, yaptığınıza güveniyorlar. Sizi söylediklerinizle ya da amaçlarınızla değil, yaptığınız işle değerlendiriyorlar. Ben yaptığım işe çok güveniyorum. Severek, hakkını vererek ve inanarak yapıyorum. İyi bir iş ortaya çıkardığımı düşünüyorum. Resimlerimin boyutlarından insanların gözü korkuyor. Çoğunlukla 1.30 – 2 metreyi geçer ende ve boydalar. Evlerinde yeteri kadar büyük duvar olmadığından yakınıyorlar. Ama ben hayallerimi, rüyalarımı, hayatın bana hediye ettiği ilhamları, daha küçük boyutlarda yapamam. Kocaman hayallerimiz ve rüyalarımız içinde yaşamalıyız. Elbette ayaklarımız yere sağlam basmalı ama ruhumuz ve aklımız minik, kuru bir dünyada değil, rengarenk, boşlukta dans eden koskoca bir evrenin içinde, bir koca duvarı kaplayan rüyalar içinde olmalı diye düşünüyorum.

Son serginiz “İyi Geceler Bebeğim”in çıkış öyküsünü anlatır mısınız?

Hikayesi kızım ve oğlumdan çıktı. Biri İstanbul’da doğdu, diğeri de Réunion’da. Birisi erkek aynı bir volkan gibi, öteki de bir melek. Volkan ve melek arasında gidip gelirken, Réunion’da bir gece gezdiğimiz volkan aklıma geldi. Dağın eteklerinden usul usul süzülen lavlar, kapkaranlık gecenin içinde yavaş yavaş hayat bulan kıpkırmızı bir varlık, bir canlı gibi hareket ediyordu. Sanki, birazdan hayata gelecek bir bebek gibi. Muhteşem bir manzaraydı. Dünyanın gerçekten yaşadığını, canlı olduğunu, soğuk yerkabuğun altında kaynar kalbi atan bir yaratık olduğunu, uzayın karanlığında uykuya yatan bir bebek olduğunu hayal ettim. İyi geceler bebeğim, yani “Bonne Nuit Mon Bébé” çocuklarım ile dünya arasında yaptığım bu bağlantıdan çıktı.

“Çocuklarıma yazdığım sevgi ve özür mektupları”

Eserlerinizde çocuklarınızın büyüme korkusunu kendinizle özdeşleştirip, betimlediğiniz cümleleriniz, aslında bugünün dünyasını özetliyor gibi. Sizce dünün çocukları bizler, bugünün çocuklarını yeterince anlayabiliyor muyuz?

Çocuklarımız bizi kat kat geçecekler. Bizim zayıflığımızı, yetersizliğimizi, bencilliğimizi anlayacaklar; belki bizi hor görecekler ama olsun. Belki böylesi daha iyi olur. Yaptığımız hataları reddetsinler, dünyaya verdiğimiz zararı kabul etmesinler. Hayat zannettiğimiz zayıflıklarımızı, bağlılıklarımızı kabul etmesinler, isyan etsinler ve içinden çıkamadığımız bu illet düzeni yok edebilsinler. Yani bizlere benzemesinler. Çocuklarıma nasıl gelecek bilinci verebilirim bilmiyorum. Belki biraz da bu yüzden resme kaçıyorum. Resim yaparken, bu yargılar kafamdan uçup gidiyor. Gelecek için çocuklarıma yazdığım özür ve sevgi mektupları gibi düşünebiliriz resimlerimi. Umarım, yıllar sonra, ben bu dünyadan gittikten sonra, onlara bakarak anlatmak istediğim küçük insani hikayeleri keşfedip, hayat felsefelerinin içine ekleyebilirler ve geleceklerini şekillendirirken, bu hikayeleri de beyinlerinin bir köşesinde tutarlar ve bizi çok kötü yargılamazlar…

Sergilerinizin geçmişten izler taşıdığının altını çiziyor, çıkış noktanızın da kendi deneyimleriniz olduğunu belirtiyorsunuz; sizi, resimlerinizi -ki her biri bir hikaye aslında- yapmaya iten güç nedir?

Çocukluğum. Bütün hayal gücüm çocukluğumda oluştu. Bozcaada, o yıllar daha sakin bir yerdi. Adaya doğru dürüst gemi bile gelmiyordu. Yalnızdık. Birkaç yüz ada ahalisi, kargalar, tilkiler, balıkçılar, bir başımıza tarlaların, bağların, tepelerin içinde küçücük bir adada, küçücük bir köy hayatımız vardı. Zaman geçmek bilmezdi. Şimdi daha iyi anlıyorum ne kadar yararlı bir şey olduğunu sıkılmanın. Sıkıldıkça hayal gücümüz gelişti, küçücük şeylerden koca koca renkler çıkardık hayatlarımızda, rüyalar, hayaller birbirleriyle karışıp, harmanlanıp resimlerime dönüştüler. Resimlerim şekillendikçe, içimdeki renkli dünya gerçek olmaya başladı. Bugünün çocuklarını gördükçe üzülüyorum, hayal kurmaya ihtiyaçları bile yok. Dijital dünya bütün hayallerini kaplıyor. Bizim böyle imkanlarımız yoktu. Ekranlardan çok, ‘gerçek dünya’ ve ‘gerçek insanlarla’, kısacası ‘gerçek gerçeklikle’ iç içeydik.

Bozcaadalı’sınız ve resimlerinizde yine birer ada olan Reunion ve Okyanusya motifleri dikkat çekiyor. ‘Ada’nın kavram olarak sizdeki karşılığı nedir? Bize oraların hikayelerinden bahseder misiniz, sizi büyüleyen ve tuval karşısına oturtan neler oldu?

Ada kavramı bana çok ilham veriyor. Etrafı denizlerle çevrili, korunaklı, yalnızlığımı ve hayal gücümü kucaklayan, rüyalarımı içine saklayabileceğim, hatıralarıma kendimi bırakabileceğim, fırtınalı hayat denizinde kucağına kaçabileceğim bir sığınak. Okyanus ötesi adalar da böyle sığınaklar. Yüzyıllarca denizcilerin kaçtıkları, saklandıkları, sığındıkları cennet parçaları… La Réunion da böyle bir yer. Denizin içinden fırlayıp, çıkmış bir volkanın binlerce yıl yavaş yavaş oluşturduğu bir cennet parçası.

Hayvanlar, insanlar çok çok sonra keşfediyorlar. Önce uzun yıllarca lavdan başka bir şey olmayan Rodos büyüklüğünde bir ada. Sonra yüzyıllar boyunca tropik bir orman oluşuyor. Binlerce metre yükseklikte dağların eteklerinde denize kadar inen rengarenk, çeşit çeşit bitkiler. Kuşlar, böcekler, hayvanlar akın akın geldikten yıllar sonra ancak insan hikayeleri başlıyor.

15. yüzyılda korsanlar, gemiciler, başıboş denizcilerin uğrak yeri oluyor. Sonra bir süre İngiliz sömürgesi oluyor. Daha sonra da Fransızlar ele geçiriyor, kölelik ve şeker kamışı adası oluyor. Kölelerin hâlâ bile kulaktan kulağa söylenen hikayeleri, şarkıları var. Bugün benim hâlâ seve seve dinlediğim (geleneksel olarak perküsyon ve müzikal bir yay ile eşlik edilen) Maloya müziği UNESCO’nun dünya manevi serveti olarak biliniyor. (Adalı müzisyen) Daniel Waro benim en sevdiğim Maloya şarkıcısı. Keşke kreol dilini bilseydim ve ayrılık, acı ve özgürlük hasreti kokan bu hikayeleri size anlatabilseydim.

“Modern dünyamızda kaçtığımız bir gerçek”

“Ada’nın belki en değerli kaynağını kara kadınlarını seçtim” diyorsunuz ve ekliyorsunuz; “Umarım, kara kadınlarının gözlerindeki kabullenmiş sessizliği, şükrederken affeden gizliliğini sizler de fark edersiniz.” Bize biraz kara kadınlarından bahseder misiniz?

 Eski kölelerin torunları hâlâ bu adanın yerli halkı. Köleler özgürlüklerini kazandıktan sonra, devlet onlara toprak vermiş ve burada kalmışlar. Ama kara kadınlarının bazıları, özellikle Madagaskar, Mayot veya Komorlar’dan gelenleri hâlâ kölelik zamanlarından gelen hikayeleri yansıtan simalara sahipler. Onların bakışlarında çok samimi, çok gerçek bir şeyler görüyorum. Modern dünyamızda kaçtığımız bir gerçek, basit bir insaniyet gerçeğini, masumiyeti, alçakgönüllülüğü görüyorum ve bunları çizmeye çalışıyorum. Hem anaç, sabırlı, anlayışlı bakışlar bunlar hem de hatalarımızı, korkularımızı, zayıflıklarımızı bize hatırlatan. Beni çok etkiliyor, onlarla oturup konuşmak, bakışlarında anlatmak istedikleri hikayelerle tanışmak istiyorum.

Fikret Mualla, 1936’da Bakırköy Akıl Hastanesi’ne yatırıldığında bu mürekkebi kullanarak inanılmaz çizimler yapmış. Hatta oda arkadaşı Neyzen Tevfik’i de bu teknikle çizdiği bir portresi bulunmakta. Kendine model olarak ise akıl hastalarını, hastane köşelerini ve doktorları seçtiği belirtiliyor. Günümüze değin neden çini mürekkebine ilgi ve alâka olmamış sizce?

 Kanımca, sanata olan bakış açısından dolayı. Sanat mutlaka gösterişli, sofistike, karmaşık, zengin veya çoklu bir yaratım olmak zorunda değil. Sade, tekil, gösterişsiz, hatta maddesel açıdan zayıf bile olabilmeli bence. Basit bir mürekkebin, basit kıvrımları bile sanat olabilmeli. Aklıma mağara adamlarının yaptıkları duvar resimleri geliyor. Basit bir kök boya ile inanılmaz narinlikte bacakları ve gövdeleri, sanki mağara duvarlarında hareket edermişçesine beliren hayvan figürleri. Bunlar da sanat bence.

Günümüz platform ve galerilerinin, sanat üreticilerinin ve sanatsever tayfanın fotoğrafını çıkarmanızı istesek; ortaya nasıl bir fotoğraf çıkar?

Tek bir fotoğraf çıkabileceğini sanmıyorum. Çok başarılı, çok verimli girişimlerin yanında, kaynağını kendi eliyle yok eden platformlar da var. Galeri ve sanat platformları elbette sanatçı için olmazsa olmaz mekanlar. Özellikle benim gibi kendisini kanıtlaması gereken sanatçılar için çok büyük destekleri var. Fakat sanatçı aslında vermeye zamanı ve enerjisi olmadığı savaşları da vermek zorunda.

Özgür kalmak, bağımsızlığını korumak istiyorsa maalesef tek başına kalmak zorunda… Sanat, sanatçının ancak tek başına, yapayalnız yapabileceği bir yolculuk. Dış etkilerden korunmak kolay değil, elbette etki altında kalabiliyoruz. Özgürlüğünden ödün vermeden de ana akım platformlardan yararlanabiliriz, yeter ki doğru zamanda, doğru insanlarla karşılaşalım ve içinden geçtiğimiz sınavları tökezlemeden atlatalım. Bütün bunlar biraz da kader tabii.

“Bu dünyanın meyvesini yiyemeyen”

Dünya, bugünlerde bir nevi karantina günleri yaşıyor; bu olanlar karşısında kendinizi nasıl hissediyor ve neler yapıyorsunuz? Sizi şaşırtan, kızdıran neler oluyor?

Herkes gibi evde kapalı bir hayatı keşfediyorum. Çocukların uzaktan dersleri, ev işleri, meraklı ve endişeli bir bekleyiş, sosyal medya ve haberlerin takibi… Beklenmedik yeni bir gerçeklik, yeni ihtiyaçlar, yeni alışkanlıklar. Bir bilimkurgu filminin içinde buluverdim kendimi, ucuz bütçeli ama kendini izleyen bir bilimkurgu. Bazen gerçekler fantezilerden daha kuvvetli sanki. Mesela, tuvalet kağıdı krizi, yardım kampanyası, maske, kolonya meseleleri, ekonomi ve sağlık arasındaki yahut belediye ve merkezi yönetimler arasındaki çatışmalar. Bazen İstanbul’un eski fotoğraflarına bakıyorum ve hayal ediyorum o hayatların yumuşaklığını. Bugünün dünyasında ise hemen hemen her gün, her şey beni şaşırtıyor ve kızdırıyor. Nasıl bu kadar abesleştik? Hayat hangi ara, nasıl bu kadar çalkantılı ve bulanık olabildi, hayret ediyorum.

Bu süreçte, yer yer epistemolojiden uzaklaşıyoruz ve pek çok kavramın da yer değiştirdiğine şahit oluyoruz, siz bu salgın sonrasında dünyanın ve insanın aynı kalabileceğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle hayır! Şu anda aklımızın alamadığı inanılmaz bir kaos… Virüs kontrol altına alınsa da, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olacağını düşünmüyorum. Kendimizi aşmamız, yeni ekonomik ve sosyal çözümler üretmemiz, yeni bir felsefe kurmamız gerekecek. Yakında dijital hayat gerçek, somut hayatımızdan çok daha önemli bir yere sahip olacak ki bu da aslında bizi doğamızdan, insanlığımızdan yavaş yavaş koparmak anlamına da gelebilir. Yavaş yavaş bir rakam, bir seri numarası, bir IP numarası haline geliyoruz.

Bu da benim gibi sanatçılar için hem bir fırsat hem de bir felaket. Fırsat, çünkü çok kısa zamanda, büyük kitlelere kolaylıkla ulaşmayı başarıyoruz teknoloji sayesinde. Felaket, çünkü ulaştığımız insanlara dokunamıyoruz, onların hayatlarına temas edemiyoruz. Oysa kendi adıma söylersem; bana ilham veren, fırçamın ucuna sürdüğüm boyanın gerçekliği kadar gerçek insani ilişkiler.  Bunları kaybetmekten korkuyorum. Ama belli de olmaz. Belki eskisinden daha canlı renkler gibi takılırlar fırçama gerçek insanların gerçek hayatları.

Salgınla birlikte insanlar ikiye ayrılmış durumda; dünyevi ahvalimizden insani ilişkilerimize ve sanat üretim biçimimize değin, pek çok şeyin iyi-olumlu yönde etkileneceği veya tarihe bakarak insan yavrusunun ders çıkaramayacağına, yani aynı şekilde devam edeceğine dair… Sizce?

Bence ikisi de doğru. Tarih tekerrürden ibarettir diye boşuna dememişler. Daha virüs çıkmamışken, dünyanın pek çok coğrafyasında savaşlar vardı ve halen de devam ediyor. Demek ki, biz problemlerimizi şiddet kullanmadan çözmeyi başaramayan aciz yaratıklarız. Covid-19 krizi, bunu daha da bariz olarak ortaya koydu diyebilirim. Bütün bu noksanlıkların yanında insanlığın pozitif bir yol da kat ettiğini düşünüyorum. Bu krizler gelip geçtikten sonra, daha iyi göreceğiz bence. Mesela, sosyal yardım, dayanışma, haberleşme ve iletişim konularında çok daha kuvvetli çıkacağız bu dönemden gibi geliyor. Zannediyorum, yeni keşifler, yeni buluşlar, yeni teknolojiler önemli bir ivme kazandıracak bu sürece…

Fakat genel olarak dünyaya baktığımızda, yaşadığımız sistemin veya siyasetin, ekolojik, ekonomik, sosyal, kültürel ve insani krizlere iyi cevap veremediğini ve değişmek, gelişmek zorunda olduğunu görüyoruz. Dünya kabuk değiştiriyor ve ne yazık ki bize liderlik etmesi gereken yapı, bu değişimi geriden takip ediyor. Artık ortak aklın beraber hareket edebilmesi, dünyanın bizi çağırdığı noktalara odaklanılması, çevre koruma, sosyal barış politikalarının başarılı olması gerekiyor. Resimlerimde hep bu dünyanın meyvesini yiyemeyen, yiyenlerin sorumsuzluklarının sonuçlarını çeken, zulüm gören insanlara odaklandım. Dikkat ederseniz, doğa ve o kadınlar bu mesaja ortaklık ediyorlar.

Leave a Comment