“Bir saat içinde bir fırtına kopuyor”

“Umutsuzluğa düşen insanın bir umutsuzluk konusu vardır, buna yalnızca bir an inanılır daha fazla değil; çünkü hemen gerçek umutsuzluk, umutsuzluğun gerçek yüzü ortaya çıkar. Böylece “Sezar veya hiç olurum” diyen tutkulu işi Sezar olamaz ve bundan dolayı umutsuzluğa düşer… Daha yakından bakıldığında, onun için dayanılmaz olan, hiç bir şekilde Sezar olamamak değildir; hiçbir şekilde dayanamadığı kendi ben’inden kurtulamamasıdır. Sezar olsaydı, bunu yapabilirdi; ama Sezar olamadığına göre umutsuz kişimiz, ben’inden kurtulamaz…

O halde, umutsuz bir kişinin kendi ben’ini yok etmesinin onun gördüğü bir ceza olduğunu söylemek yüzeysel bir düşünce olacaktır. Çünkü bu, umutsuzun umutsuzluğunun, işkencesinin tam da yapamayacağı şeydir, zira umutsuzluk boyun eğmeyen, yok edilmeyen bir şeyi, ben’i ateşe vermektedir.”

Varoluşçuluğun babası, Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard’ın 1849’da Anti – Climacus takma adı altında yazdığı kitabı “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” bu nidadan veriyor meramını. Kierkegaard’a göre umutsuzluk evrenseldir, çünkü insan sonluluktan sonsuzluğa geçişi umutsuzluk yoluyla gerçekleştirir.

Kierkegaard, “umutsuzluk kaçınılmazdır, onu bir an olsun yabana atamayız”ın altını çizerken, ondan tam 100 yıl sonra, başka bir coğrafyanın yazarı olan Romanya menşeili C. Virgil Gheorghiu ise 1949’da yazdığı “25. Saat”in başkahramanına sözünü “Batı Medeniyetleri” diye başlatır. 25. saat dedikleriyse “insanoğlunun kurtarılamayacak” noktaya geldiği saattir.

Madem günün ayarını umut ve zamandan verdik, fona da piyano çalışı ve besteleri ile tanınan (hayatı Nisan 2017’de gazeteci Kate Molleson tarafından “Honky Tonk Nun” adlı belgesele de konu olan) Etiyopyalı rahibe (96 yaşında) Emahoy Tsegué-Maryam Guèbrou melodiklerini döşediysek, yavaştan gelebiliriz sadedimize…

Dimağlara ilk olarak 2010 yılında, tek perde, 60 dakika boyunca, 11 mask’a hayat verdiği “Kıyıya Oturmanın Böylesi” adlı oyunla ilişen Merve Engin, o vakitlerde pek de bilmediğimiz “İtalyan Commedia Gabriellina” türünün Türkiye’deki ilk ve tek örneği ile karşımızdaydı. Türkiye tiyatrosu için yeni bir tanışma olmasına karşın, oyun 10 yıldır seyircisiyle buluşmaya devam ediyor. Oyuncu, yazar, tiyatro yönetmeni, Commedia dell’Arte  ve komedi ustası Antonia Fava ile ortaklaşa çalışan Engin, bugünlerde yeni oyunu “Acqua Minerale” ile sahnelerde.

Oyuna denk gelmediyseniz, tez vakitte ajandaya not düşebilirsiniz gönül rahatlığıyla. Hatta oyun sonrası, Engin’in sahne terinin soğumasını beklemeden yamacına ilişip, hayat verdiği mask’ların gölgesinde, üstatların zaman ve umut dediği peşrevden de geceye akabilirsiniz. Ama öncesinde gelin, “Tiyatronun bu altın çağında, ünsüzlerin de iyi işler yaptığını hatırlayan seyircimize bin selam!” diyen Engin ile yaptığımız röportaja bir göz gezdirin.

“Ancak anlarsak temize çekebiliriz”

·“Acqua Minerale”yi seyir halindeyken kafamda dolanan Brecht’in şu cümlesiydi: “Seyretmek de oyunun bir parçasıdır; hazırlıksız seyredersen oyun sana egemen olur, sen oyuna değil…” Bu oyunda nasıl bir seyredalma-seyretme hali var?

Seyre dalma pek mümkün değil, çünkü ara ara “oyun oynuyorum” diyor oyuncu. Commedia’nın en sevdiğim yanlarından biri, oyun olduğunu bilmek. O yüzden zaman zaman uyanıyoruz. Elbette, trajedi olduğu için sona doğru bir kapılma hali de var. Commedia seyirci odaklı bir oynama hali. O yüzden aslında egemen olan seyirci. Sadece doğru konsantrasyon çok önemli. Günün koşturmacasının üzerine, işten yorgun gelip, kafa bir dünya iken takip etmesi biraz zor olabilir. Çünkü bakınca, bir saat içinde bir fırtına kopuyor.

·“Bir bardak suda trajedi…” Dünya tarihine bakınca trajedinin ne kahramanları ne de zemin hazırlayan kaynakları hiç değişmiyor gibi, oyundan yola çıkarsak bugünün trajedisi nedir? Ortaya nasıl bir fotoğraf çıkar sizden yana?

 Beş asırdır var commedia, kusurlar tarihimize tanıklığı çok uzun… Bu yüzden de tüm kanavaları içinde basit ve temel insan hikayeleri üzerinden geçiyor. Asırlardır aynı şeyi göstere göstere yapmaktan da çekinmiyor, saklasak da dolandırsak da, hep hikaye aynı, kusurlarımızla geçiyoruz bu dünyadan ve bunları ancak anlarsak temize çekebiliriz.

 

“Tüm karakterler oyun sonunda ölüyor”

 • “Kıyıya Oturmanın Böylesi”nin de süpervizörü olan Antonio Fava ile eskiye dayanan ‘hoca-öğrenci-meslektaş’ kelamınızı ve sonrasında bugünkü “Acqua Minerale”ye gelme sürecinizi anlatır mısınız? Size “bu metni sahnelemeliyiz”i dedirten itici güç neydi?

 Antonio’nun elinde büyüdüm desem yalan olmaz, zira 16 yıldır hayatımda. “Kıyıya Oturmanın Böylesi”nden sonra da devam etti ortaklığımız. Beraber oyunumuzun dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenmesi, kurslarında yardımcılığını yapmam ve dahası dostluğumuz. Bu arada benim ve onun ayrı ülkelerdeki yoğunluklarımız, araya uzun yıllar girmesine de sebep oldu. Opera Reggia ise benim Commedia dell’Arte’nin en sevdiğim formlarından; sahnede vahşet! Bugüne kadar kalabalık oynanması gerektiğini düşünüyorduk. Öyle olunca da, bu proje epey ertelenmiş oldu. Sonra geçen yıl, “aslında sana tek başına yapabiliriz!” deyince, biraz heyecan ve ufaktan da ‘nasıl olur’ hemhalimiz başlamış oldu. Biraz önce de dediğim gibi commedia, hep aynı hikayeyi başka kanavalarla anlatıyor ve “Acqua Minerale” elimizde hazırda bulunan bir Opera Reggia metniydi. Dönüştürebileceğimizi fark ettiğimiz anda çalışmaya başladık.

·Tiyatro takipçisi için bilinen bir tasvir belki ama ilk defa seyir hanesine işleyecekler olanlara; “Opera Regia bir Tragedia dell’Arte. Gabrielliana ise bir Commedia dell’Arte tekstinin solo performans olarak oynanması…” halini biraz anlatır mısınız? Ki Gabrielliana stilinin ortaya çıkış hikayesi de epey ilgi çekici.

Antonio aynı zamanda bir tarihçi, commedia tarihini birçok Katalan Bölgesi’ne dalıp, oradan açığa çıkardığı çok fazla bilgi var. Bunlardan bir tanesi “Gabrielliana” sitili; yani tüm kumpanyanın oyununu bir kişinin sahnelemesi. Bu asırlar önce, şimdilik tahminen kazayla keşfedilmiş, sonrasında profesyonelleştirilmiş bir stil. Yani, sahnede tek başına acı çekmiyor, çalışılmış bir performansı sergiliyor oyuncu. Commedia dell’Arte’nin ise birden fazla formu var, bu formlardan biri Opera Reggia. Her formda anlatı şekil değiştiriyor ve temel karakterlerimize anlatı tarzına uygun karakterler ekleniyor. Trajedide de saray hanedanı var, krallar ve kraliçeler… Ve mutlaka, Opera Reggia’nın tüm karakterleri oyun sonunda ölüyor.

“Seyirciyi kandırmıyorlar”

· “Dünyada ilk defa bir Opera Reggia…” diyorsunuz. İddialı da bir yanıyla! Seyirci ve tiyatrocular, bu anlatıma yahut kadraja alışık mı değil, cesaretleri mi yok; yoksa Türkiye tiyatro DNA kodunda böylesi performanslar mı yok?

İşte bu nedenlerden dolayı, daha önce kimse bir Opera Reggia’yı tek kişi olarak oynamadı. Tamamen Antonio ve öncülüğü üzerinden.

·Seyircilerin sahneleme ve hikaye yorumları nasıl oldu? Mesela sahnelemede şimdiye değin, sizi de etkileyen-tetikleyen bir yorumlama – çarpışma oldu mu? Turneye çıkma hedefi?

Her karakterin ismi basit bir suyun içinde elementlerden geliyor; Magnezyum, Florur gibi… İtalyancalarını korumakla beraber, elbette oyun için biraz değiştirilmiş olanları da var. Gerçekten ortada hiçbir şey yokken, bir anda, gece bitmeden bir savaş ilanına gidiliyor. Üstelik az öncesinde herkes birbirine âşıkken. Metinde bir şey bulamayanlar ve bu kadar basit cümleden etkilenenler olarak ayrılıyor iş. Diğer oyunun komedisine alışmış seyircinin sona varırken, gözlerini dolduracak bir hikayeye dönüşmesine hazırlığı da yok üstelik. İşte burada Brecht’e dönebiliriz belki. Biraz ters köşeye düşünce, bu geçiş epey zor oluyor onlara. Şimdiye kadar “ay, ne yapmışsınız” diyenine denk gelmedik. İnşallah da gelmeyiz. Bu kadar basit derdi olan bir seyirliği, ömür yettiğince her yerde oynamayı isterim tabii.

 

·Hikayede sizi etkileyen en çok hangi mask – karakter? Mesela, şimdi sizi etkileyen karakter-mask kişisiyle tesadüf bu ya aynı masaya düşseniz; ona tek cümle ne söylemek isterdiniz?

Böyle bir ayrım yapamam. Burada çalışırken, Opera Reggia’da özellikle saray insanları arketip değiller, yani, bariz sınırları var ama hepsinin ete kemiğe bürünmesi demek ve benim hepsi üzerine kafa yormam demek. Hepsi ile aynı masaya düşsem galiba sarılmak isterdim. En kötücül olana bilene. İnsani zaaflarımızın bu kadar göz göre göre ortaya serildiği karakterler. Yine commedia’nın en sevdiğim yanı, hayatlarını o kadar seyircinin gözü önünde yaşıyorlar ki… Bizler de tüm zaaflarına ortak oluyoruz. Bizi ortak ettikleri kusurlarıyla, kendimizde karşılaştığımızda bazen anlıyor, bazen korkuyoruz. En etkileyen kısmıysa, seyirciyi kandırmıyor olmaları. Hırsları da aşkları da hepsi ortada… Çok benzediğimiz için anlamaktan başka çare bırakmıyorlar. Ama Stronzio ile aynı masaya düşmek isterim. Onu “yarımlığının”, “tam” yaptığına ikna etmek, sevilmek istiyorsa – ah ne insanca duygu değil mi, sevilmediğimizde yaratmadığımız küçük dağları yıkmanın hayallerini kurarız hep- işte sevilmek için, başka yöne bakmasını isterdim. Kimse sevmese bile benim onu sahiden çok sevdiğimi söylemek, hâlâ çok romantik biliyorum ama marazsız sevmek her zaman iyileştirir.

·Bu hikaye süresince, okumalarda, provalarda ve sahneye düştüğünde fonunuzda ne vardı; müzik, film, sergi yahut şu cümleydi kafamda dolanan dediğiniz?

Biraz dağınık bir süreç, bir kısmı İtalya’da geçti, evde birkaç metni tek kişiliğe indirme provalarımız ve sekiz sahne provası ile çıktı. Yadırgansın istemem, 16 yılık geçmişe eklenen provalar bunlar. Günlük rutinimi bozmadım; sabah güne temiz bir sayfa için, iyi bir klasik müzik plağı, prova öncesi mutlaka enerji yükselten müzikler ki bunlar her oyun öncesi ritüel gibi dinlenirler. Bunların çoğunluğunu Kardeş Türküler oluşturur ve mutlaka Trakya esintisi.

“Kendimizle karşılaşma cesaretimiz var mı?”

•  Bu hikayede de dünya tarihinde olduğu gibi “aşk”la gelen savaş ve savaşla gelen kan-ölüm var. Buradan sözü Proust’a bırakmak en güzeli: “Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik her ikisinin de bizi gerçekliğini kavrayamamaktan, elimizden kaçırmaktan korktuğumuz kişiliğin sırrını daha derinlemesine sorgulamaya itmeleridir.” Bu cümlenin yamacında ne söylemek istersiniz?

Proust’un üstüne söz söylemek hadsizlik olur, derim. Ne mutlu anlayarak bu dünyadan geçmiş eskilere, biz de bunları doğru idrak eder, özümsediğimizi kelimelerle, oyunlarla miras bırakabilirsek, üstün insan ile hiçliğe ulaşır belki, umut işte!

 ·Oyuna ilk başladığınızdan bugüne “bu da varmış” dediğiniz yahut algıda seçiciliğinize zemin hazırlayan bir durum oldu mu? (Ve en sevdiğim soru) Seyirciler bu oyuna neden gelsin?

Oyun, seyirci karşısına çıktığında ne yaptığımızı bile anlatıyor. İlk oyunun çiğliğinden bahsetmiyorum. Bir sürü başka iki göz süzülüyor her akşam üzerinizde ve hepsinin dünya görüşü çok başka, bakarken anlatıyorlar ne anladıklarını. Günden güne yaptığımın çoğaldığını hissediyorum, öngördüğümüzden öte bir yola gitmiyor, ama herkesin kendi inandığı yerden anlatılana bakması, oyuncunun en büyük kazancı. Bu kadar kusuru, bu kadar basit haliyle görmek yüzleşmelerin en zoru bence, seyirci en başta bunun için gelmeli. Gündeliğimizin formülü yatıyor içinde. Bir anlık arkasının nereye gideceğini bildiğimiz ya da bilmediğimiz hareket silsilesinin sonundaki felaket. Elbette mübalağa ediyoruz sahnede ama bu “yok artık canım”larda kendimizle karşılaşma cesaretimiz var mı? Çıkarken elimize en basit sorular bırakıyoruz. Çünkü her oyunda başka bir soru aklına dolanıyorum. Soru dediysem, izledin; bu kadar basite tanıklık etmeye cesaret ettiğimizde, yüzleşmesi daha zor sorular bırakıyor önümüze… Çünkü tüm kusurlar kusursuzca aklımızın kıvrımlarında.

·Son olarak söylemek istediğiniz, “bu da var” dediğiniz bir mevzu varsa paylaşalım…

Tiyatronun bu altın çağında ünsüzlerin de iyi işler yaptığını hatırlayan seyircimize bin selam!

Leave a Comment