Genel

“Normalleşmeyi unuttuk!”

“Normalleşmeyi unuttuk!”
Avatar

“Aşka aşktan başka amaç arayan aşkın, kendi kendine yetersizliğidir evlilik!” 1908 ve 1986 yılları arasında bu dünyayı şereflendiren Fransız yazar, gazeteci ve feminist filozof Simone de Beauvour, 1949’da kaleme aldığı “İkinci Cins” adlı kitabında böyle diyor. 1914 ve 1996 yıllarında yaşamış, Fransız yazar ve sinemacı Marguerite Duras ise meseleyi düşünmemizi salık vererek noktalıyor:

“Düşün… Senin nerede yaşadığını bile bilmiyorum… Geçenlerde biri senin neler yaptığını sordu. Ne diyeceğimi bilemedim… Bunu ilk anları yeniden bulabilmek için yaptım… İlk anları yeniden bulabilmek için… Hiçbir şeyin yerini doldurmayacağı o ilk anları… Arzu ya tümüyle unutulur ya da tümüyle anımsanır. En küçük bir tereddüt olmaksızın… Bana açıklasana… Bu komediler… Bu evlilikler… Bu boşanmalar… Hiçbir şeye yaramıyorsa… O zaman neden? Kalan zamanı doldurmak için mi?”

Yazıya giriş taksimimizden de anlaşılacağı üzere mevzumuz ‘aşk’, ‘tutku’, ‘evlilikler’, ‘ilişkiler’…  Öznemiz ise Marguerite Duras’ın kaleme aldığı “Yeni Bir Şarkı”… Duras, 1965’te BBC için bir radyo oyunu kaleme aldığı “La Musica” adlı oyunun devamı olarak yazmış bu metni. İlk kez 1985’te, kendi yönetmenliğinde, iki ünlü oyuncu Miou Miou ve Sami Frey’le de sahneye koymuş.

Türkiye’de 1991’de, Gökçin Taşkın’ın çevirisiyle ve “Ayrılık Müziği” ismiyle kitap olarak basılan; geçmişte Kocaeli Şehir Tiyatroları ve İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konan oyun, bu sezon Moda Sahnesi’nde, Murat Erşen çevirisi ve Kemal Aydoğan rejisiyle sahneleniyor. Oyuna hayat verenlerse Melis Birkan ve Caner Cindoruk. Oyunun sahne tasarımını Bengi Günay, ışık tasarımını İrfan Varlı, kostüm tasarımını Gamze Saraçoğlu üstlenirken, oyun fotoğrafları ise Mehmet Çakıcı’ya ait.

Aynı dönemde yaşamış ve o dönemin erkek egemen literatürüne kendi jargonuyla cevap vermiş Duras ile Beauvour’a ve her daim sol yamacımızdaki cevheri gözeten ve kafa açan işleriyle bizleri hemhal eden Moda Sahnesi’ne en temizinden saygılar diyerek, “Yeni Bir Şarkı”nın yönetmeni ve oyuncularıyla yaptığımız röportajı takdim etmek isterim. Ama, öncesinde gelin fonumuzu oyunun sonunda kulaklarımıza zuhur eden ABD’li cazcı, piyanist Duke Ellington’ın “Black and Tan Fantasy” şarkısıyla şenlendirelim.

“Evlilikler hiçbir şeye yaramıyorsa”

Marguerite Duras’ın, “Bu evlilikler, boşanmalar, hiçbir şeye yaramıyorsa… O zaman neden? Kalan zamanı doldurmak için mi?” cümlelerinden yola çıkarak, metnin sizdeki karşılığı ve sahneleme sürecindeki hissiyatınız neydi?

Caner Cindoruk: Duras, hayatın tekrarlardan oluştuğunu ve bir ilişkinin başladıktan sonra nasıl cehenneme dönüştüğünü çok güzel tarifliyor. Erkeğin baktığı yerde problem var tespitinde bulunuyor. Açıkçası metni ilk okuduğumda çok iyi anlamadığımı düşünüyorum. Okuma ve prova sürecinden sonra, kafamda bazı durumlar yerine oturdu diyebilirim. Tabii bunda Murat Erşen çevirisinin etkisi yadsınamaz. Hatta öyle bir netlik kazandı ki bir cümleyi bile değiştirme ihtiyacı hissetmedik.

Melis Birkan: Metni ilk okuduğum zaman, Kemal (Aydoğan) Abiye dediğim: “Gerçekten, ne yapacağız, yapacak mıyız?” Kemal Abi de, “Yolda bulacağız hep birlikte” dedi. Aslında herkesin problemi olan ve aynı ölçekte anlayabileceği bir durumdan bahsediyor metin; bir kadın ve bir erkek, asla çözülememiş, belki de çözülemeyecek olan bir konu bu.

 “Size ve kendime tiksinti duyuyorum”

Bir söyleşinizde, daha öncesinde Duras ile hemhalinizin olmadığını söylüyorsunuz. Bu bağlamda “Yeni Bir Şarkı” diyaloğa dayalı metin ustası Duras ile nasıl bir tanışma yarattı?

Melis Birkan: Yineleyerek okumaktan keyif aldığım da oldu, ‘ben anlamadım herhalde’ diyerek ileri geri yaptığım okumalar da. Çünkü tamamen diyalog üzerine kurulu hikayeler ve onu da, bugünün dünyasında hepimizde var olan ‘aman, yeter ki okuyucu, seyirci anlasın’ gibi değil, karşısındakinin anlayışına bırakan bir yerden veriyor. Böylesi durumda da; “Bir dakika, herhalde orayı yanlış anladım” kafasına gelebiliyorsun. Duras, anlayış olarak çok açık bir kalem. Bu da onun yazdığı şeyi hem karmaşık ve hem de sinematografik yapan nokta bence.

Aklınızda yer edinen oyundan bir cümle hangisi?

Caner Cindoruk: “Hiçbir şey bundan daha fazla sona ermemiştir, tüm sonlu şeyler arasında…”

Melis Birkan: “Bazen size ve kendime karşı tiksinti duyuyorum.” Çoğul bir yerden söylüyor kadın. Onun yaptığı şeyle birlikte kendi içinde bulunduğu durumdan, histen de nefret etme hali… Çünkü o şeye birlikte maruz kalıyorsun. Çünkü iki kişisin, kötü ya da iyi, bunun sorumluluğunu alıyor olman lazım. Ve bu sorumluluğu aldığın süreçte de bir şeyi bitirmek veya başlatmak daha kolay!

Moda Sahnesi olarak Duras’ı seçme nedeniniz?

Kemal Aydoğan: Kitabın çevirisini ilk 1992’de almıştım. O günden beri de bu oyunu bir şekilde çok seviyorum. Bir kere çok kara bir oyun. Karadan da kastım, bize kolonya serpip ferahlatmadığı gibi, inceden de kallavi bir belanın içindesiniz diyor. Bizim anladığımız, yazarın baktığı perspektif ise; nerdeyse kadim bir erkek ve kadın ilişkisini 1950 ve 1960’lara kadar getirmiş. Bir Kuzeylilik ve Güneylilik atfederek konuşuyor. Burada çok temel bir problem var, erkeğin merkeze geçip, kadını kendi çevresi diye belirmesi ve kadına, sürekli bir payanda işlevi atfetmesi. Kadını bir varlık olarak tanımlamaması. Yekten diyebiliriz ki metin; “kadın özgürleşme hareketinin” güçlü izlerini taşıyor.

 “Benim köleliğim de demek”

Tarihten bugüne, zihniyet ve ilişkiler rotasında dert ve çözümlemeler hiç değişmiyor gibi. Fakat, Duras mevzuya bir çentik atmış diyebilir miyiz?

Kemal Aydoğan: Çentikse de evet, Duras, ‘artık öyle değil’ diyor. Bir de bunu 60’lı yıllar diye düşünürsek! Duras, erkeklerin hakim olduğu, kamusal alanlarda ‘kadın ağır olacak’ tavrını tersten okutuyor bir nevi; kadın karakteri at yarışına götürerek, bir barda yalnız vakit geçirterek. Erkeğe kodlanan davranışların hepsini yapacak bu varlık diyor, ki daha ikinci dalga feminizmin yeni başladığı bir dönemden bahsediyoruz.

Ama kadına atfettiği davranış ve söylem biçimi, alt metinde erkek egemen hali meşrulaştırmış olmuyor mu?

Kemal Aydoğan: Bugün, artık öğrendik ve bu cümleyi kurabiliriz ya da bu eleştiri perspektifine yerleşebiliriz. Ama Duras’ın bahsettiği ve altını çizdiği mevzular 60’larda geçiyor. Galiba o dönem itibariyle önce biraz ‘dayılanmak’, ‘babalanmak’ gerekiyordu: “Bir dakika arkadaşım, sadece sen yoksun, ben de varım.” Kadın, erkek tarafından üretilmiş bir aşka dahil olduğunun bilincinde, ama “bu aynı zamanda benim köleliğim de demek” cümlesini de kuruyor. Dolayısıyla öncelikli yaptığı, “bunu bitiriyorum” oluyor.

Günümüzde her şey yüksek volume üzerinden halledilmeye çalışılırken, Duras’ın kadın karakterinin meramını sakin bir yerden anlatıyor olması seyircide bir farkındalık yarattı mı?

 Kemal Aydoğan: Kesinlikle, fakat oyundaki kadın karakter için “niye daha coşkusal değil!” diyenler oldu. Ama kadın karakter, daha coşkusal olursa drama queen olurdu ki drama gueen’i de erkek karakter oynadı zaten. Duras, burada da primitif ya da alışılagelmiş algıyı tersten okutuyor.

“Her ayrılık bir bağdır”

Oyunda kadının daha merkezi bir yerden hareket ağını resmediyorken, erkek karakterini neden ‘yerelleştirme’ gereği duydunuz?

 Caner Cindoruk: Öyle ama başlangıçtan bugüne erkeği tarif ediyor yazar.

Kemal Aydoğan: Yazar, parantez içinde diyor ki, Güney’e, Mısır’a kadar dayanır kökleri, esmer tenlilerin özelliklerini taşır… Var olan bir erkek ve aşk anlayışı var ya, işte bu problem teşkil ediyor. Zira bu sadece erkeğin işine yarar bir anlayış, onun için de erkeğin karşısında onu soğutan, durduran ve ‘bir dakika’ diyen bir kadın portresi koyuyor.

Bunu sadece kadın ve erkek üzerinden değerlendirmek meseleyi yanlış görmemizi sağlamaz mı? Sorun insana dair değil mi?

Kemal Aydoğan: Değil! Çünkü erkeğin kurduğu sistemde düşünürken, zaten büyük olasılıkla şu an bile erkeğin düşünsel kodlarını kullanıyoruz.

Oyun sonrası aklımda dolaşan Fransız filozof Simone Weil’in sözüydü: “İki mahkum hücre duvarına tıklayarak birbiriyle haberleşir. Onları ayıran duvar, aynı zamanda haberleşme vasıtalarıdır. Her ayrılık, bir bağdır.” Ayrılmak dediğimiz nedir?

Melis Birkan: Kadın ayrıldığı adamı tamamen kafasında bitirip, “olmuyor artık” diyor, zaten yeni bir pencere açtığı, çözdüğü yer de orası. Sevmeyi kabul etmek ama aynı zamanda yürümeyen ilişki üzerinden de bu adamla olmamayı kabul etmek.  

Caner Cindoruk: Bu oyun aslında bir olay anlatmıyor, gerçekleşen bir karşılaşmada, bir kadının değişimi ve erkeği dönüştürmeye giden an’a tanıklık ettiriyor. Bunun içinde bir parça geçmiş ve şimdi de var. Kısaca; bir kadın ve bir erkek birbirlerini tutkuyla sevdi. Ve artık birbirlerini öyle sevmiyorlar.

“Yazar sadece bir sorun tespit etmiyor”

Kadını değiştiren zaman mı yoksa uzaklaştıkça netleşmiş olması mı?

Caner Cindoruk: Mikro bir devrim bu, ki kadın ilişki sürecinde bunun yollarını aramış. Kendi başına kendi devrimini yapmanın mümkün olabileceğini tecrübe de etmiş. Bence, bu oyunun kıymeti de burada saklı. Yazar sadece bir sorun tespit etmiyor, bir önerme de sunuyor. Bu kadar basit, yalın aslında diyor; hiçbir şey yapmadan, sadece bir kadın olarak da kendi kimliğinizi bulabilirsiniz.

Duras, hikayelerini kendi hayatından yola çıkarak yazdığını söylüyor. Sizin sahnelediğiniz tüm oyunları düşündüğünüzde yüzleştiğiniz, referans aldığınız noktalar neresi?

Melis Birkan: Zaten bizim bedenimizden çıkan bir şeyden bahsediyoruz, o sebeple de yaşadığın, rastladığın, duyduğun bir şeylere çarparak ve biraz yürekten de yaptığınız bir hemhal olunca, ki bu işin tekniğini bir kenara koyarak söylüyorum, mutlaka hayatımızda bir yere denk düşüyor. Ayrıca bu kadar koyu ve kara bir hikayenin içinde anlamadan bir mevzuyu çıkarmaya çalışmak çok da kolay değil! O dönemin hikayesini hâlâ aynı sebeple tartışıyor ve bulmaya çalışıyor olmak metnin evrenselliğinin ispatı. Burada da çok özel, kişisel veya dramatik bir şey olmaktan çıkıyor oluyoruz. Oyunun bende yarattığı his; kendimi daha güçlü hissettim. Hepimizde olan “benim başıma geldi” draması, bu oyunla bir kez daha anlaşılıyor ki, yo, herkesin de başına gelen tam da bu.

Hepimizin başına geldiğinde rahatlıyor muyuz? Aynayı ters çevirip, o kafadan çıkarsak da orada neler oluyor?

Melis Birkan: Orada bir sorun var ve bir şekilde çözülememiş. ‘Ah, benim dramım’ deyip, uğraşmaktansa, kendi içinde bir çabayla Duras’ın kadın karakteri gibi ‘ben, bu durumdan nasıl çıkabilirim’ ya da benim gibi oyuncu için de, ‘bu kadını nasıl çözerim’ üzerinden çıkışını yaparak gücünle ve cesaretinle yüzleşiyorsun.

Caner Cindoruk: Aynayı ters çevirdiğimde gördüğüm, Duras, sadece yazdığı erkek karakterini değil, bütün erkekleri deşifre ediyor. Oyuncu olarak diyebileceğim, öncelikle bu rolü oynamak için mevzuyu anlamış olmak gerekiyor. Oyunda pek çok erkeğin kodunu görmek mümkün. Erkek seyircilerin hafif yüzlerinin kızaracağını düşünüyorum, tabii bu karşılaşma hali bir yandan da komik gelebilir.

Kemal Aydoğan: Duras’ın en iyi yaptığı şey, erkeğin bu kadar net bir drama queen olduğunu söylüyor olması! Genellikle kadına atfedilen bir şeydir ya ‘ağlaklık’… Etrafıma ve kendime bakınca da gördüğüm, Duras iyi yakalamış bence.

Melis Birkan: Kadının acı çekmesi, ağlaması daha talep edilen de bir şey. Benim sevdiğim cümlelerden biri de, “Aşk son demlerini yaşarken, kimileri öğleden sonralarını ağlayarak geçirdi. Ben de at yarışlarına gittim.” Mesela, at yarışı bu durumun tezatına koyulacak bir şey değil, çünkü çok erkek dünyasında ait olmasına karşın, yazarın çizilen kadın figürüne biçtiği rol gerçekten de algıyı kaydıracak türden.

Kadının kendi varlığı üzerinden çizdiği sınırları farketmesi, erkeğin ise bunu kavrayamamasından mı bahsediyoruz?

Caner Cindoruk: Oyunda erkek, kadını takip ediyor ve kadının kendi başınalığını ve yalnızlığını anlayamıyor evet. Erkeğin dilemması; kadın onu aldattı mı aldatmadı mı! Bence, erkeğin en sinir olduğu da bu. Bu da erkeğin değişik bir kurmacaya gitmesine sebep oluyor. En sonunda dediği de, keşke kadının yanında biri olsaydı, aldatsaydı.

Kemal Aydoğan: Bu bir bakıma erkeğin tanımını çıkarıyor. Erkek orada somut bir şey görmek istiyor. Oysa kadın erkeğin hiç anlamadığı, hatta çok da tehlikeli gördüğü bir yerde özgürleşmeye ve çemberin dışına çıkmaya çalışıyor.

“En acımasız davranan da biz insanlarız”

Geçmişte ve bugün, kadın cinayetlerine bakınca, erkeğin kendini tanımlayıp, hayatın başrolüne kodladığı yer hiç mi bozulamayacak, oysa o kadar da kitaplar, filmler, belgeseller, eylemler, oyunlar, psikologlar…

 Kemal Aydoğan: Bence, biraz biraz bozuluyor. 60’larda yazmış Duras ve o günlerden bugüne erkeğin de kadının da ve toplumsal muhalefetin de bir yol almışlığı var. Fakat bu yol almış olma halimiz ve altında yatan başka başka sebepler ne kadar yeterli, bu tartışılır! Oyunda erkeğin ‘kıskandım seni ve öldürmek istedim’ cümlesi bugünün kodlarıyla aynı. O gün öldürmek istedim diyor, bugün öldürüyor.

Melis Birkan: İnsan ‘medeni olan’ diyoruz. Fakat en acımasız davranan da biz, insanlarız ve her şeye hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Hangi dönem olursa olsun, yürütemediğin bir ilişki şeklinde bu denli rahat “öldürmek” üzerine cümleler kurulabiliyorsa sorun var demektir. Bir insanın yaşamı hakkında bu kadar rahat söz sahibi olabilmeyi kendine hak görmek… Sanırım ilk sorgulamaya kendimizden başlamalıyız.

Yönetmen olarak sizin derdinizi karşılayan bir metin mi?

Kemal Aydoğan: Türkiyeliler için bence çok iyi bir oyun. Çünkü, Türkiyeliler arabesk bir oyun hattını seviyor. Oyundaki kadın karakterimiz daha fevri hareket ve söylemlerle bir davranış sergileseydi, bazıları için “oyun çok iyi olurdu.” İşte seyirci bunu bulamayınca, “bu kadın bir şey yapmıyor” diyor. Bu kadın aslında o kadar çok şey yapıyor ki. Bunu da içselleştirdiği bir devrimin, bir cümlesini hiç bulanıklaştırmadan ortaya koyarak yapıyor. Bence, inanılmaz bir özgürlük hali ve yok saymanın başka bir anı.

“Çünkü mesafeye ihtiyacımız var”

Oyunda kadının bir şey yapmadığı düşüncesini ele alırsak; sahnelenen oyunların kadrajında sıkıntı mı var?

 Kemal Aydoğan: Bunu konuşmayı çok seviyorum, çünkü bir tür oyun kodu var; kadının güçlülüğünün bir tek hali varmış, o da “kadın erkeğin yakasına yapışıyorsa güçlüdür” ve bunun dışında bir güç tarifimiz yokmuş meğer! Bu bir bakıma Türkiye’deki yapılan tiyatronun da şeklini şemalini gösteriyor. Ben, çok uzun süredir Türkiye’de yapılan tiyatroyu arabesk (duygu sömürüsü) tiyatro diye nitelendiriyorum. Ne yazık ki Duras gibi meseleye bakıp da mesafe kazanmış, sakin bir akla sahip değiliz. Mesela bir önceki “Yeni Bir Şarkı” çevirisi ‘senli, benli’ diyaloglar üzerinden yapılmış. Bizim oyundaki Murat’ın çevirisi ile yazarın istediği yapılıyor.

Diyaloglardaki “sen, ben” ve “siz, biz” jargonu duruma bakışımızı nasıl etkiliyor?

Kemal  Aydoğan: Çünkü mesafeye ihtiyacımız var. Mesafe yoksa o adama kapılır gideriz. Türkiye’de daha önce oynandığında “senli, benli” diyologlarla yapılmış. Nedeni de bu “duygusal erkeğe” kapı açmayan kadın kötü karakter olur. Oysa “siz, biz” kısmında taraflar durur ve bir meseleyi konuşmaya başlar. Duras diyor ki, “Senli, benli konuşmak arzuya bir dönüştür.” Parantez içi var böyle. Türkiye buna bile riayet etmemiş. Bize “senli, benli” ilişki lazımsa ve o perspektiften bakamayacaksak Duras oynamayalım lütfen! Sanki hepimiz arabesk duyguların esiri olmuşuz ve sadece bir tane davranış biçimi varmış gibi kodlanırsak bu durumun içinden çıkamayız.

 Seyirciden gelen eleştiri nasıldı?

Melis Birkan: Bu coğrafya insanı olarak dokunmatik insanlarız. Bu da bizim konuşma ve yaşam biçimimize sirayet etmiş; “tuttun mu elinin izi kalacak”, “erkek dediğin şöyle olur”, “kadın dediğin böyle olur”… Seyirciden gelen eleştiri de bunu kanıtlar nitelikte; hiç mi kadın çaba sarf etmez adam en azından çaba gösteriyor diyor. Kadın karakterin sahnede ‘öylece’ ve belki de ‘duygusuz’ bir yerde durduğunu düşünüyor. Meseleyi adamın kafasına bir şey fırlatarak ya da bir tokat atarak halletsin istiyor. İntikam alsın istiyor, laf sokmak yetmiyor çünkü. Aslında o laf, bir zeka göstergesi. Bence oyundaki şu cümle kafi her şeyi anlatmaya. Adam: Neden konuşmuyoruz? Kadın: Neden konuşalım?

“Aklı bir yere bıraktık”

Tanımlarımızda da çoğu gereksiz bir coşku var gibi?

Kemal Aydoğan: Duras buna da açıklama getiriyor, Kuzey, Güney farkı diyerek. Biz Güneyliyiz, onlar Kuzeyli… Kuzeyliler probleme bakmak istiyorlar, bizse postmodern hallerden dolayı aklı da bir yere bıraktık ya, sadece duygusalız. Duyguyu ehlileştiren de akıl. Biz, ne yazık ki “nereden geldik, nereye gidiyoruz” sorusunun cevabını aratan bir coğrafyada yaşamıyoruz. Mesela, bu sorunun cevabını aratan beş yıllık bir planı olan hiçbir tiyatro kurumu yok Türkiye’de. Çünkü o beş yıllık plan için, önce problemi tespit etmesi gerekir. Örneğin, herhangi bir ilde nasıl bir seyirci var, bu seyirciler ne istiyor, neye ihtiyaçları var ve sahneye ne koyulursa iyi olur? Tüm bunlar plan ve gözlemleme işi. Duras gibi yazarlar probleme bakıyor, kendinden ve çevresinden yola çıkıyor. Bir tür laboratuvar ve bilimsel davranış öneriyormuş gibi.

Oyunda canlandırdığınız karakterlerle tesadüf karşılaşsanız ilk cümleniz ne olurdu?

Melis Birkan: Ben, verdiği mücadele ve arkasında durduğu, yaşadığı her duyguyla ilgili çok haklı olduğunu ve çok saygı duyduğumu söylerdim.

Caner Cindoruk: “Bu yeni kadın modeli” bizi bozdu derdim  ve içmeye giderdik herhalde. Ve tabii ki erkekler olarak bizim de yeni bir düşünce biçimi bulmamız, “bu yeni kadın modelini” anlamamız lazım derdim.

Kemal Aydoğan: Kadın karaktere; “Seninle birlikte biz de özgürleşiyoruz. Bize özgürlüğümüzü kazandırdığın için teşekkür ederiz,” derdim. Erkek karaktere de; “Değişeceğiz demi, orada kalmayacağız, saçmalamayacağız. Hep merkezde değiliz,” derdim.

Bulunduğunuz yerden bakınca, son günlerde dikkatinizi çeken yahut bu da var dediğiniz, şöylesi sanki daha iyi edecek dediğiniz neler var?

 Melis Birkan: Kahraman olmak ya da çok orijinal insanlar olmaya çalışmak üzerinden bir kavganın içinde bulunduğumuzu düşünüyorum. Yaptığı neyse çok güzel duyulsun, görünsün ve satılsın ama ona da hiçbir şey olmasın istiyor. Çok fazla şey istediğimiz bir yerdeyiz. Herkes marjinal olmanın peşinde… Bence, o yüzden de normalleşmeyi unuttuk. Kimsenin Duras gibi dertlerle ve durumun kendiyle uğraşası, emek veresi ya da yüzleşesi yok ama işte buralardan uzaklaşıp, mutluluğu marjinal şeylerde aramak; galiba asıl sıkıntı bu!

Kemal Aydoğan: Tüm acı ve tatsızlığına rağmen kimse dünyaya bakmaktan vazgeçmesin. Biz baktıkça, galiba o problemler aza inecek…

Caner Cindoruk: Yaşam enerjisi için üretmek lazım. Küçük ya da büyük mesele bu değil, sadece üretmekten vazgeçmemek!

Click to add a comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Genel

More in Genel

Şehre caz geliyor: 4. PSM Caz Festivali

bulutuzer25 February 2020

“Bir saat içinde bir fırtına kopuyor”

bulutuzer23 February 2020

Patrick Watson bu defa “dalga”larıyla geliyor!

bulutuzer20 February 2020

Sanal alemin de bir hukuku var

bulutuzer18 February 2020

Şubat'ta dev konserler Bostancı Gösteri Merkezi'nde

bulutuzer15 February 2020

Hedda Gabler'ın galasına ünlü akını

bulutuzer13 February 2020

Bir şey TDK yazılışı… Bir şey nasıl yazılır?

bulutuzer10 February 2020

Her gün TDK yazılışı…. Her gün kelimesi nasıl yazılır, bitişik mi ayrı mı?

bulutuzer8 February 2020

Eyüboğlu çiftinin ilk kez görülecek eserleri bu sergide

bulutuzer6 February 2020